Kabeden Canlı Yayın - 24 Saat Sürekli Sesli Kuranı Kerim Türkçe Meali - BAŞARICI

Mehmet BAŞARICI

MEHMET BAŞARICI Mehmet Başarıcı
الله أكبر

VAKIT DARALIYOR

VAKİT PROGRAMI
Bilgisayarınızda ezan okunsun

Ey nefsim acele et zaman daralıyor
Ölüm hakikati nin Kur’an-i yorumlanmasıyla, materyalist bakış açısından farklı, hatta kesin olarak zıt yöndeki farklı noktalara çıkmaktadır. ‘’ Her canlı muhakkak ölümü tadacaktır ’’ Ayet-i kerimesinde ölümün hakikat olmasından çok ölümün muhakkak olacağı vurgusu vardır. Bir şeyin muhakkak olacağı onu hakikat yapmamaktadır. Hakikat olan şey, geçici değil daimi ve kalıcı olandır. Dinen ölüm bir son değil, ebedi bir hayatın başlangıcıdır. Ölümle birlikte insanların ebedi olarak yaşayacakları yerler için din gününe giden adımdır. Ölüm, zaten bir hakikat olsaydı, sonrasında bir yaşamın olma durumu ciddi bir çelişkiye mahal verir idi. Bu da inancın sarsılmasına, vahdetteki (birlik) dağılmaz bütünlüğün bir nebze de olsa açık vermesi, onun mükemmelliğine vurulan büyük bir darbeye ön ayak olmaktan geri durmayacaktır. İnancın temellerinden biri olan ahirete iman noktasında çelişkiye yol açıp, zafiyet oluşturur. Zaten küre-i arzda bulunan kötü niyetli fasıkların beklediği şey de budur. Yukarda da değindiğimiz gibi bizler ve bazı dini gruplar farkında olmadan firavuni yöntemlerin oyununa gelmektedirler.

Ünlü din alimi Said-i Kürdi de ölümü bir hakikat değil, hakikate giden vasıtaya benzeterek külliyatındaki Sözler adlı eserinin yedinci sözünde ‘’şu kutsi tılsım ile ölüm, mümin insanın dünya zindanından cennet bahçesine, Rahmanın huzuruna götüren bir emre hazır getirilmiş at ve burak suretini alır’’ diyerek ölümü aslında bir hakikat değil de bir vasıta olduğu gerçeğini ortaya koyar. Ahiret bir duraktır, biz dünya durağındayız, ölüm bizi dünya durağından ahiret durağına götürecek bir vasıtadır. Anlaşılmayan ince nokta ölümün gelmesi onu bir hakikat, kesinlik, nihayet öz yapmayacağıdır.. Öz olan, hakikat olan, ebedi yaşamdır....

ALINTI ADRESİ

Mekke Canlı yayın Kabe den Canlı yayın - Kabe canlı yayın - Mekke den Canlı yayın - Kabe den Canlı yayın - Kabe canlı yayın

Allah’ın Nankörlükte Israr Edenlere Laneti

İsrail oğullarından nankörlükte ısrar edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu onların isyankârlıkları ve sürekli taşkınlık yapmaları yüzündendir. Onlar birbirlerini, yapa geldikleri kötülüklerden caydırmaya çalışmıyorlardı; gerçekten bu yaptıkları ne fena şeydi. Onlardan birçoğunu küfre saplananlarla sarmaş dolaş görürüsün. Ayartıcı benliklerinin kendilerine telkin ettiği şey öylesine kötüdür ki, Allah’ın hışmına uğramışlardır ve onlar azaba mahkûm olacaklardır. (Maide 78-79-80)

Allah’ın, Yahudileşen İsrail oğullarını neden lanetlediğini, sebepleri ile anlatan bu ayetlere dikkat edilecek olursa lanetlenen İsrail oğulları değildir. İsrail oğullarından nankörlükte ısrar edenlerdir. “Nankörlükte ısrar etmek” demek; Allah’ın kuralını tanımamaktır. Yaratana vefasızlıktır. Allah’ın hatırını gözetmemektir. Zaten, Yahudi; kural tanımayan, vefasız ve hatır gözetmeyen demektir. Demek ki lanetlenen İsrail oğulları değil, ellerinde doğru bilgi olduğu halde yanlışı yaşam biçimi edinenlerdir. Onlar isyan edip sürekli taşkınlık yapıyorlardı. Yani Allah’ın yapın dediklerini yapmıyor. Yaptıkları şeylerde de aşırı gidiyorlardı. Daha kötüsü, Onlar birbirlerini, yapa geldikleri kötülüklerden caydırmaya çalışmıyorlardı. İsrail oğullarından (nankörlükte ısrar edip) Yahudileşenler, birbirlerini yapa geldikleri kötülükten vazgeçirmek için ısrarcı olmuyorlardı. Yani bir uyarıyor, bidaha uyarıyor, üçüncüden sonra uyarılarında direnmek yerine, uyarmaktan vazgeçiyor ve onlarla sarmaş dolaş olarak dostluklarına devam ediyorlardı. Böylece kötülük yapanlar hiçbir şey olmamış gibi kötülüklerine devam ediyorlardı. Oysaki Allah cc Lokman suresinin 17.ayetin de Hz Lokman’ın diliyle bize verdiği öğütte “Allah’a kulluğunu hakkıyla yerine getir, her zaman iyi ve doğru olanı önerip, kötü ve yanlış olanlardan sakındır. Başına gelenlere göğüs ger! Şüphesiz bütün bunlar kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir” Yahudileşenler bu sorumluluğu yerine getirmediği için Allah cc tarafından lanetlenmişlerdir.

Nitekim bu mesajla; Allah cc, İsrail oğulları üzerinden, mesaja muhatap olan herkesi şöyle uyarıyor. “Ey bu mesaja muhatap olanlar (Müslüman’ım diyenler); sizler de birbirinizi yapa geldiğiniz kötülüklerden caydırmaya çalışmazsanız, hışmıma uğrar ve azaba mahkûm olursunuz”

Hatta bırakın birbirinizi uyarmamayı, Allah’ın ayetlerini öğrendikten sonra bu ayetleri, muhataba söylemek yerine susup gizlediğiniz de bile Allah’ın lanetine uğrarsınız. Bu konuyu açık ve net bir şekilde ifade eden Allah cc.; “Şimdi, katımızdan İndirdiğimiz apaçık belgeleri ve rehberlik delillerini kitap aracılığıyla insanların önüne koyduktan sonra onu gizleyenler var ya; İşte Allah’ın ve lanet etme yeteneğine sahip tüm varlıkların lanet ettiği kimseler onlardır.” Bakara suresi 159. ayetiyle bizi aydınlatan Allah cc. lanete uğramamamız için bize dosdoğru yolu öğretmektedir.

Allah’ın lanetine uğramak istemiyorsak;

1-Allah’ın bize Kuran’dan öğrettiklerini her ne pahasına olursa olsun gizlememeliyiz.

2- Her zaman iyi ve doğru olanı yapıp, kötü ve yanlış olanlardan sakındırmalıyız.

3- Birbirimizi yapa geldiğimiz kötülüklerden caydırmaya çalışmaktan, asla vazgeçmemeliyiz.

Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, yanlışa sessiz ve duyarsız kalan akılsızlardır.

Vahye muhatap olan herkesi, Allah’a olan sorumluluğunu ifa etmeye davet ediyorum. Gördüğünüz kötü davranışlara karşı lakayt kalmayın.

ALINTI ADRESİ

Mekke Canlı yayın Kabe den Canlı yayın - Kabe canlı yayın - Mekke den Canlı yayın - Kabe den Canlı yayın - Kabe canlı yayın

BİZE NE OLDU?

Bir takım Müslümanların işleri hoparlöre kalmış. 50 seneden beri ülke çapında bir hoparlör cinneti veya histerisi

yaşıyoruz. Geçen gün bir tek şerefeye 10 hoparlör yerleştirilmiş olduğundan bahsetmiştim. Bir yerde de bir caminin dış duvarına iki hoparlör konmuş olduğunu gördüm.

Birkaç gün önce ikindi namazını kılmak üzere bir camiye girdim. Küçük bir mâbetti, sanırım üç saf vardı. Bermutad (her zaman olduğu gibi) imam efendi yakasına portatif bir mikrofon takarak namaz kıldırdı.
Eskiden camilerde kamet getirildikten sonra “Saflarınızı düzgün ve sıkı tutunuz ki Allah’ın rahmetine nâil olasınız” meâlinde bir uyarı yapılırdı. Şimdi onun yerine “Muhterem Müslümanlar cep telefonlarınızı kapatınız” duası yapılıyor. Herkes bu duaya icabet ediyor mu? Maalesef yine unutan oluyor ve cemaatin huzuru kaçıyor. Be adam şu mereti kapatsana!..
Kapatır mı hiç... Cep telefonsuz nasıl yaşar o...Taşra camilerini bilmem ama İstanbul’un binlerce camii klima cihazları ile dolduruldu. Ya Rabbi, ne çirkin, ne iğrenç âletler... Bunların görünmemesi lazım. Önlerine, etraflarına kafes yapılması gerek.
Geçen gün akşam namazını Sultanahmed Camii’nde kıldım. Safı tamamlamak için minberin sağında yer aldım. Duvarda tam karşımda âdi mi âdi, berbat mı berbat, zevksiz mi zevksiz kocaman, etrafı nikelajlı bir işporta saati yer alıyordu.Mercan taraflarında böyle saatler bilemediniz 20 liraya satılıyor. Sultanahmed gibi ulu bir mâbede böyle çirkin, böyle değersiz, böyle zevksiz, böyle âdi bir şey nasıl asılabilir?
Harunurreşid, Frank imparatoru Şarlman’a bir elçi heyeti göndermiş, hediyeler içinde bir çalar saat varmış, Şarlman’ın etrafındaki yüksek papazlar, devlet erkânı bu tıkır tıkır çalışan, arada bir çan çalan saati görünce küçük dillerini yutacak derecede şaşmışlar. Acaba içinde şeytan mı var bunun?
Camiye ille de saat konulacaksa uzmanlardan, dekoratörlerden, sanat erbabından fikir alınması gerekir. Şimdi Çin’den, eski antika saatlere benzer elektrikli saatler geliyor. Caminin mimarîsine, iç tezyinatına uygun (veya fazla ters düşmeyecek) böyle bir saat alınır ve neresi münasipse oraya asılır. Biz maalesef bunu bile beceremiyoruz.
Geçen sene bir camide cuma hutbesi dinlemiştim. On dakikalık hutbede belki 100, belki daha fazla okuma hatâsı yapıldı. Meselâ “akraba” kelimesi okunurken “râ’ hecesi uzun okundu. İstanbul’da nasıl olur da bir cuma hutbesinde böyle bir lisan hatâsı yapılabilir?
Heyecanlanmak, mânevî bir haz ve lezzet almak, ilâhî müjdeleri ve uyarıları dinlemek için bir yere gitmek istiyorum. Maalesef böyle bir yer bulamıyorum. Olduğunu iddia eden varsa, yanıma bilirkişi olarak üç edebiyat profesörü alayım, bir de noter kâtibi, kararı onlar versin.
Çocukluğumda çok değerli hatipler, vâizler, mesnevîhânlar mevcuttu. Onbeş ciltlik bir Mesnevî şerhi yazmış olan Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun) merhum büyük camilerden birinde Mesnevî okuturdu. Ecdadımız camilerde Mesnevî okunması için vakıflar yapmışlar ama şimdi ne o vakıflar kalmış, ne de mesnevîhânlar.
Müslüman bir toplum, âhirete göçen büyük hocalarının ve şeyhlerinin yerlerini dolduramıyorsa yıkılmaya mahkûmdur.
İslâm dini sohbet üzerine kuruludur. Camilerde, başka yerlerde çok güzel konuşan büyük âlimler, ârifler, hocaefendiler kendilerini dinleyenleri isyandan taate, gafletten uyanıklığa, fısktan salaha, şerden hayra, dünya hırslarından âhiret endişesine, noksanlıktan kemâle çekerler.
Vasıflı adam yetiştirilmezse âletler ve cihazlar bir şeye yaramaz.
Son elli sene içinde, birkaç istisnâ dışında (ki istisnalar kaideyi bozmaz) müezzin bile yetiştirememişizdir.
Cami imamlığını namaz kıldırma memurluğu olarak anlayan ve algılayanlar zillet ve esaret içinde sürünmeye mahkûmdur.
Bu ülkenin ismi Türkiye’dir, burada geçerli olan lisân Türkçedir. Bir imamın, yazılı ve edebî kültür Türkçesini mükemmel derecede bilmesi gerekir. Üç yüz kelimelik sokak, çarşı pazar, iletişim Türkçesiyle imamlık yapılamaz.
Zekâ özürlülerin Türkçesiyle elbette gönüller cûş u hurûşa getirilemez.
Hatip minbere çıkıyor, vaiz kürsüye oturuyor, cemaat pür dikkat dinliyor. Ya Rabbi o ne Türkçe... Fuzulî’nin, Şeyh Galib’in, Ziya Paşa’nın hayran kalacağı bir üslûb, bir belagat, bir fesahat. Müzikten anlayan biri hatibin konuşmasını notaya geçirebilir.
Beş dakika sonra cemaat içinde bir dalgalanma başladı. Nice kişi sessizce ağlıyor. Biri çok heyecanlandı, haykırdı, bayıldı.
Hatip konuşuyor... Müslümanların İslâm nimetine gereken önemi vermediklerini, hattâ bazısının ihanet ettiğini söylüyor. Filipinler’den, Fas’a kadar gaflet, dalâlet, ihanet...Bosna’da kadın, çocuk, ihtiyar, gayr-i muharib kardeşlerimizin koyunlar gibi boğazlandığını anlatıyor. Çeçenistan’da taş üstünde taş kalmamış, ülke halkının dörtte biri şehid edilmiş. Zalimlerin korkunç zindanlarında, eski Nemrud’ların ve Firavun’ların bile yapmadığı zulümler ve işkenceler reva görülüyor iman kardeşlerimize. Kutsal Kur’ân’lar parçalanıyor ve yırtık yaprakları helâya atılıyor.
Cemaat ağlıyor, cemaat hıçkırıyor, cemaatten bazıları göğüslerini yumrukluyor.
Cami bir ana baba günü. Derin uykular dağılmıştır artık. Gözyaşları gönül paslarını silmiştir artık.
Efendi ben böyle hutbeler, böyle vaazlar istiyorum.
İslâm’da diş fırçasının ve diş macununun önemi hutbesini başlarına çalsınlar birtakım çokbilmişler.
İlim istiyorum, irfan istiyorum, aşk ve heyacan istiyorum, vecd istiyorum.
Gönülleri ihtizaza getirecek yüksek konuşmalar istiyorum.
Ey rekâket def ol!
Ey cehâlet yok ol!
Ey acz görünme gözüme!
Kendileri ağlayamayanlar cemaati nasıl ağlatsınlar?
Şu yetmiş küsur milyonluk Türkiye’nin büyük bir şaire ihtiyacı var. Şiirleri bayraklar gibi dalgalanacak bir şair.
Ve sen ey musibet! Böyle vaazlar, böyle hutbeler lâikliğe aykırı olur mu diyorsun?
Söyle bana, sen bu lâikliği Stalin’den mi, Mao’dan mı, yoksa Enver Hoca ekferinden mi öğrendin?
Behey nâbekâr! Lâiklik camilere, namazlara, hutbelere, vaazlara karışır mı hiç...
Gönüllerimizde bir tıkanıklık var, ağlamazsak açılamayız. Kana kana, hıçkıra hıçkıra, doya doya ağlamak.
Mâzimize ağlamak, hâlimize ağlamak, istikbâlimize ağlamak.
Yahudiler kadar olamıyoruz. Onların kendi “Ağlama duvarları” var, karşısına geçip ağlıyorlar.
Biz bunca rezalet, bunca sefalet, bunca zillet, bunca esaret, bunca tefrika, bunca nifak ve şikak, bunca isyan ve tuğyan içinde günümüzü gün etmeye bakıyoruz.
İmanları boğazlarından aşağıya inemeyenler ağlayamıyor.
Bizim halimize insaflı kâfirler bile ağlıyor, biz ağlayamıyoruz.
Gökte melekler, berzahta ruhanîler bize ağlıyor.
Kutsal emanetleri yitirmiş bir toplum...
Her gün bin darbe yiyen ve bunları kanıksamış toplum.
Bunca zillet, esaret, felâket, hakaret altında yine keyf sürmeye çalışan, lüks ve konfor peşinde koşan, iyi havalarda piknik yapan bir toplum.
Resûl ne buyurmuş:
“Münafıklar sabah ve yatsı namazlarının önemini bilmiş olsalardı, dizleri üzerinde sürünerek bile olsa gidip namaz kılarlardı...”
Ey sabah namazları leşler gibi uyuyanlar! Ey yatsıları kaçıranlar! Ey gürûh-i gafilûn... Allah sizi uyarmış, Resûl sizi uyarmış, her asrın âlimleri, ârifleri, sâlihleri sizi uyarmış.Ama siz uyanmıyorsunuz.Bunca gaflet, bunca dalâlet, bunca gayretsizlik ve hamiyetsizlik ile nereye gidiyorsunuz, biliyor musunuz?
Ey dâiler! Neredesiniz, zuhur ediniz ve hayat süren leşleri uyandırmak için müessir nutuklar, neşideler okuyunuz.
Gecenin ortasında ve sabaha yakın gök semâlarında münâdiler sesleniyor, uyanın uyanın uyanın diyorlar. Kulakları tıkanmış, kalpleri mühürlenmiş gafiller duymuyorlar.
Gök haber veriyor, yer haber veriyor, dinleyen yok.
Eyvah eyvah eyvah!...
Vah bize, yazık bize, efsûs bize..

ALINTI ADRESİ

Mekke Canlı yayın Kabe den Canlı yayın - Kabe canlı yayın - Mekke den Canlı yayın - Kabe den Canlı yayın -